İlk olarak Vectors of Mind tarafından yayımlanmıştır.

Öz-farkındalık yakın zamanda ortaya çıktıysa, bu durum karşılaştırmalı dilbilimde kendini göstermelidir. İçebakış yetisi büyük bir meseledir ve yeni deneyimleri iletmek için yeni sözcüklerin icat edilmesini gerektirirdi. En belirgin ekleme, birinci tekil şahıs zamiri olan bendir.
Bunu biraz daha biçimsel olarak kökensel zamir postulası şeklinde ifade edersek: öz-farkındalığa sahip olduğumuzdan beri zamirlerimiz vardır. Bu, bir sonucu akla getirir: 1sg’nin yayılımını izleyerek bilincin izini sürebiliriz. Öz-farkındalık kadimse, bu yararsız bir fikirdir. Bunun 200 milyon, 2 milyon, hatta 50.000 yıl önce evrimleştiğini düşünün. Bu noktada “ben”in özgün biçimi rüzgârda savrulan toza dönüşmüş, günümüzdeki konuşmada ana hatlarına dair hiçbir iz saptanamaz hâle gelmiş olurdu.
Ne var ki dünya genelindeki zamirlere baktığımızda bulduğumuz şey hiç de bu değildir. Bunlar, rastlantıyla, yakınsak evrimle veya Afrika’dan Çıkış olayıyla gerçekleşen difüzyonla açıklanamayacak kadar çok benzerlik taşır. En basit açıklama, bunların yaklaşık 15.000 yıl önce yayılmış olmasıdır.
Bu metin, bilinç üzerine devam eden dizinin bir parçasıdır. Bilincin Havva Teorisi, bilincin yakın zamanda ortaya çıktığını, kadınların ilk olarak öz-farkındalık kazandığını ve tarımın bunun sonucu olduğunu öne sürmüştü. Bilincin Yılan Kültü ise yılan zehrinin, inisiyelerin öz-farkındalık kazanmalarına yardımcı olacak bir psikedelik işlevi görebileceğini savunmuştu. Her ikisini de okumadıysanız, daha erişilebilir ve eğlenceli olduğu için Yılan Kültü’nü öneririm. Ya da bu metni, dilbilimsel bilmecelere bağımsız bir gezi olarak okuyabilirsiniz.
Ana hatlar#
- Dünya çapında zamir benzerlikleri. 1sg biçimlerinin çoğu “n” ünsüzünü içerir. Bunun rastlantıyla gerçekleşmesi mümkün değildir.
- Papua Yeni Gine ve Avustralya’da zamir difüzyonuna ilişkin vaka incelemeleri.
- Tam dilin kökenini, zamirlerin bir arada tuttuğu bir dil ailesi olan Proto-Bask-Deneen olarak konumlandıran, bir dilbilimcinin görkemli dil teorisi.
- Bilge İnsan Paradoksu, anatomik açıdan modern insanların 200.000 yıldır var olmasına rağmen bütünüyle insani davranışların neden ancak 12.000 yıl öncesinden başlayarak yaygınlaştığını sorar. Holosen’den önce bulunmayanlar yalnızca para veya din gibi kavramlarsa, bu paradoks adına yakışmayacak kadar yetersiz kalır. Zamirlerin yayılımı, öznel öz-farkındalığın da yeni olduğunu ima eder.
- Julian Jaynes, bilincin kökenine ilişkin tarihini zamirlerin kökenine sabitlemeliydi.
Dünya çapında zamir benzerlikleri#
“Genel olarak zamirler ve sayı adları, [zamanın] karartıcı değişimlerinden en az etkilenen unsurlardır ve bu nedenle diller arasındaki akrabalığın en iyi ölçütlerini oluştururlar.” ~ Roland G. Kent, 1932
Zamirlerin kökenini anlamak için bazı terimlere ihtiyaç vardır. Bir dil ailesi, genetik ilişkilerle tanımlanır. Yani ortak bir ana dilden türeyen iki dilin aynı aileye ait olduğu söylenir. Örneğin aşağıda gösterilen Uto-Aztek dilini ele alalım. Dilbilimciler bunu bir aile olarak sınıflandırarak, günümüzde Idaho’dan Nikaragua’ya kadar uzanan bu dillerin tümünün, binlerce yıl önce konuşulmuş tek bir dilden türediğini öne sürerler.

Dillerin sınıflandırılması konusunda tartışmaya oldukça geniş bir alan vardır. Örneğin Uto-Aztek’in üzerinde, Kuzey ve Güney Amerika’daki Eskimo–Aleut veya Na–Dene dil ailelerine ait olmayan bütün Yerli dilleri kapsayan, tartışmalı Amerind dil üst ailesi bulunur (bu ailelerin ataları daha sonraki göç dalgalarıyla gelmiştir). Temel sav, diller arasındaki birinci ve ikinci şahıs zamirlerinin benzerliğidir; 1sg çoğu zaman “n” içerir ve 2sg “m” içerir. Wikipedia yararlı bir biçimde birkaç örneği listeler:

Ancak bu dil ailesi büyük ölçüde reddedilir. Wikipedia durumu şöyle özetler: “1987 tarihli Language in the Americas kitabındaki çok sayıdaki yöntemsel kusur nedeniyle, yazarın bu diller arasında öne sürdüğü ilişkiler, tarihsel dilbilimcilerin çoğunluğu tarafından asılsız olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir.” Bunun ardından 11 kaynak gelir (Wikipedia’nın bakış açısından, husumet bölgesi).
Bu, çoğunlukla dilbilim araç takımının ne kadar geriye bakabileceğiyle ilgili bir tartışmadır. Bu aileyi reddeden dilbilimciler de yaklaşık 15.000 yıl önce Bering Boğazı’nı aşarak Amerika kıtalarını nüfuslandıran bir grubun bulunduğuna inanırlar. Bu grup, günümüze ulaşan dillerin türediği aynı dili konuşmuş olmalıydı. Ancak bunca zamanın ardından, benzerlikler çarpıcı olsa bile bunların rastlantı mı yoksa gerçek bir sinyal mi olduğu açık değildir. Genetikle bir analoji kurarsak, beşinci dereceden kuzeninize hâlâ aile demek yararlı mıdır? Muhtemelen ortak aile anlatınız veya DNA’nız asgari düzeydedir. Benzerlikler bulduğunuzda, bu benzerlikler bir yabancıyla olanlardan daha mı fazladır? (“Aa! Sen de babana pappers mı diyorsun? Bunun olasılığı nedir?”) Bunu anlamak zordur.
Dilbilim camiası içindeki farklı kampları anlamak için Amerind tartışmasına geri döneceğiz. Ancak asıl ilgimiz dil ailelerinin kendisi değildir. “Ben”in icadının izini sürmek istiyoruz. Kadim Amerind ailesinin savunucularının tezlerini zamir benzerliklerine başvurarak desteklemeleri ve 15.000 yıl önce yaşamış olduğu bilinen bir proto-grup bulunmasına rağmen bu tezin böylesine sert bir itirazla karşılaşmış olması ilgimizi çekiyor.
Ni, na, ŋay vb. diyen şövalyeler…#

Size öylesine güçlü bir sözcük öğreteceğim ki hem dilbilimcileri hem de Kral Arthur’un belirli tasvirlerini korkudan sindirebilir. Ni!!! Ya da çeşitli biçimleriyle na, ŋay, ’a(ŋ)kƏn, hinu. Bunlar farklı dil ailelerindeki 1sg biçimleridir, ancak büyük bir gizem barındırırlar. Diller birbirinden bu kadar uzaktaysa neden bu denli benzerler? Yanıt ancak rastlantı, yakınsak evrim veya genetik ilişki olabilir. Dünya çapındaki benzerliğin derecesini ortaya koyduktan sonra bu olasılıkların her birini sırasıyla ele alacağız.
Bunu yapmak için dilbilimci Merritt Ruhlen’ın çalışmalarına başvuruyoruz. Ruhlen, Stanford’da Antropolojik Bilimler ve İnsan Biyolojisi alanlarında öğretim görevlisi ve Murray Gell-Mann ile birlikte Santa Fe Enstitüsü İnsan Dillerinin Evrimi Programı’nın eş yöneticisiydi. Hiç de marjinal bir isim değildir; ancak bazı fikirleri hâlâ tartışmalıdır. On the origin of languages: studies in linguistic taxonomy adlı kitabı, bütün dillerin tek bir kaynaktan geldiğini ve mevcut dilleri karşılaştırarak bu proto-Sapiens’in bazı niteliklerini bilebileceğimizi savunur. Bu iddiayı desteklemek üzere dil aileleri içindeki birinci ve ikinci tekil şahıs zamirlerinin bilinen bütün biçimlerini bir araya getirir. Bir dil ailesinde bir sözcüğün proto-biçimi, ayrı dillere dallanmadan önce başlangıçta konuşulan biçimdir. Uzmanlar, günümüze ulaşan çok sayıda biçimi karşılaştırarak tek bir dil ailesindeki sözcüklerin proto-biçimlerini üçgenleme yoluyla belirlemek için yıllar harcarlar. Ruhlen, bu farklı çabaların sonuçlarını derleyip bir araya getirir. Benzerlik hayret vericidir. Belirlediği 44 dil ailesinden 30’u n veya ŋ ünsüzünü içerir1. Bunlar şunlardır:
Khoisanca: na
Kordofan dili: *ŋi
Nijer-Kongo: (n)a
Avustralya: *ŋay
Hint-Pasifik: na
Miao-Yao: *weŋ
Avustroasya: *eŋ
Avustronezya: *’a(ŋ)kƏn
Baskça: ni
Kafkas dilleri: *nI
Nahali: eŋge
Çin-Tibet: *ŋa
Afro-Asyatik: *anāku
Etrüskçe: mi-ni
Kartvelce: *me(n)
Dravid dilleri: yan
Elamca: un
Korece-Japonca-Aynu: na
Gilyakça: ni
Almosanca: *ne
Keresiouanca: hinu
Penutiyen: nV
Hokanca: na
Orta Amerind: nV
Çibçaca: na
Paezanca: na
And dilleri: na
Ekvatoryal: nV
Makro-Panoan: nV
Makro-Ge: nV
Bunlardan 14’ü bunu yapmıyor:
Daik: *ya
Hurrice: es
Urartuca: jesƏ
Hattice: es
Buruşaskice: mi
Yeniseyce:*?aj
Na-Dene: *swi
Sümerce: ma
Hint-Avrupa: *me
Uralca-Yukagirce: *me
Altayca: *mi
Çukçi-Kamçatka: -m
Makro-Tukanoan: hi
Makro-Karib: awe
Reddedilenler listesinden 6’sı ilişkili “m” ünsüzünü içeriyor, Yeniseyce n ile yeniden yapılandırılmış2, ayrıca Hurrice ile Urartucanın tek bir ailede birleştirilebileceği ileri sürülebilir. Daha da ileri gidebilirim. Trans-Yeni Gine üst-ailesi na olarak yeniden yapılandırılmıştır ve listede yer almayan 60 dil ailesini içerir. Skoru yükseltmek için bunları da ekleyebiliriz. Fakat Ruhlen Stanford’da öğretim görevlisiydi ve bu meseleye yıllarını adadı. Bu listeyi eksiksiz kabul etmek ve 30/44’ünün “n” ünsüzünü içerdiği iddiasıyla ilerlemek en iyisi. Benim gibi birine çok fazla araştırmacı serbestlik derecesi tanımak istemezsiniz.
Dikkatli okurlar “I” sözcüğünün “n” içermediğini fark etmiş olabilir. Örüntüyü bozan azınlıktaki dillerden biri olan İngilizcede bunu yazıyor olmam belli ölçüde ironik. Hayat böyle, sanırım. Keşke Basklar daha büyük gemiler inşa etmiş olsaydı.
Zamirlerin dağılımı yalnızca rastlantı, yakınsak evrim veya difüzyonla açıklanabilir. Önce rastlantıyı ele alalım. Bu rastgele olsaydı 30/44’e ulaşmak için ne kadar şanslı olmamız gerekirdi? Çoğu dilde yaklaşık 20 ünsüz sesi bulunduğundan, rastlantısal olasılık 1/20’dir. Belki “n”nin genel olarak yaygın bir ses olduğunu, ŋ’yi de dâhil ettiğimizi ve bazı zamirlerin birden çok ünsüz içerdiğini söyleyebiliriz (gerçi “I” gibi bazılarında hiç ünsüz yoktur). Bunların hepsi dâhil edilme olasılığını artırır; dolayısıyla 1/20 yerine 1/10 kullanabiliriz. Uyguladığımız indirimin gerçekten önemi yoktur. Olasılıkları iki katına çıkarmak bile 30/44’ü 36.127.314.938.069.163.114’te 1 görülen bir olay hâline getirir.
Yakınsak evrimi sınamak için aynı akıl yürütmeyi uygulayabiliriz. Zamirleri şaşmadan “n”ye doğru hareket ettiren bir kuvvet olduğunu varsayalım. 44 ailenin 30’unun 1. tekil şahıs biçimini bağımsız olarak “n” ile benimsemesini gözlemlememiz için bu kuvvet ne kadar güçlü olmalıydı? Kuvvetin olasılıkları 1/20’den ½’ye, yani tam bir büyüklük mertebesi kadar, taşıdığını varsayalım. Gözlemlediğimiz 30/44 oranı karşısında bu senaryo bile reddedilebilir (p<0.05). Yakınsamaya doğru işleyen kuvvetin olağanüstü derecede güçlü olması gerekirdi.
Böyle bir kuvveti reddetmek için istatistiksel olmayan nedenler de vardır. Birincisi, mekanizma şüphelidir. Mama ve papa, dünyanın birçok dilinde aynı anlama gelir. Bunlar yaklaşık olarak bir bebeğin öğrendiği ilk iki sözcüktür ve bu nedenle en kolay sesleri gerektirmeleri makul biçimde beklenebilir. Benzerlik, bebeklerin konuşmayı öğrenmelerindeki kısıtlamalar tarafından üretilir. Bu durum zamirler üzerinde aynı güçle etkili olmamalıdır; çünkü zamirler, çocuk birçok başka ünsüzü kullanmaya başladıktan sonra daha geç öğrenilir (I, kitty veya ball’dan çok daha karmaşık bir fikirdir.)
Dahası, dil ailelerinin kendi içinde zamirler, na’nın proto-biçiminden ayrılma eğilimindedir. Bu noktada tek bir dil ailesine daha derinlemesine bakmak anlamlıdır.
Papua Yeni Gine#
Papua Yeni Gine’de (PNG) yaklaşık 50.000 yıldır insan yerleşimi vardır. Uzun tarihsel zaman, sarp dağlar ve aşılmaz ormanlar, bölgeyi yaklaşık 1000 dil ve 60 dil ailesiyle dünyanın dil bakımından en çeşitli bölgesi hâline getirmiştir. Ailelerin içinde İngilizce ve Sanskritçe kadar farklı diller bulunur. Aileler arasında ise Fince ve Mandarin kadar farklı diller vardır. Olağanüstü farklılıklara rağmen zamirler, dillerin çoğunda aynı kökten gelir. 1000 sayfalık New Guinea Area Languages and Language Study, Vol. 1 adlı ciltte, bu zamirlerin adaya girerken izlediği muhtemel güzergâhın yeniden yapılandırılması yer alır.

Bu zamirlerin adaya MÖ 8.000’de girdiği tahmin edilmektedir. Geniş çapta benimsenmeleri dilbilimciler açısından ilginçtir; çünkü bunun büyük ölçüde memetik olduğu anlaşılmaktadır: o sırada büyük çaplı bir nüfus değişimi yaşanmamıştır. Başka bir dildeki zamirin yerini almanın ne kadar zor olduğunu düşünün. Zamirleri her türden gramer unsuru yerinde tutar. Yine de bu, bütün ada boyunca gerçekleşmiş; (bugün artık) düzinelerce dil ailesini ve bin dili etkilemiştir. Etkinin ortaya çıktığı yönün Avrasya tarafı olduğuna dikkat edin.
Zamirlerden dil gruplarının yeniden yapılandırılması#
Malcolm Ross, Pronouns as a preliminary diagnostic for grouping Papuan languages başlıklı çalışmasında PNG dil ailelerini, daha geniş bir değerlendirme kümesine—diğer ortak kökenli sözcüklere, gramer ve sesbirimlere—dayanmak yerine zamirleri aracılığıyla tanımlamayı amaçlar. Bilimsel açıdan ilgi çekici olan, zamirlerin bunu tutumlu bir biçimde yapabilmesidir. Bunların coğrafi bakımdan anlamlı olduğu ve Trans-Yeni Gine (TNG) içindeki çeşitli dil ailelerine ilişkin makul tarihsel kuramları desteklediği görülür. En azından ileri sürülen sav budur ve atıf sayısına bakılırsa alandaki diğer araştırmacılar da buna katılmaktadır. Aşağıda, onun belirlediği 14 dil ailesi için yeniden yapılandırılmış proto-zamirler yer alıyor. Ruhlen’in 44 proto-zamirinden oluşan listesine dil aileleri ekleyerek skoru yükseltebilmekten söz ettiğimi hatırlayın. Bütün şu 1. tekil şahıs na biçimlerine bakın!

Bu çalışma kusursuz bir başarı olmalı. Bir modeli basitleştirip yine de öngörülerde bulunabildiğinizde, bu bilimde ilerleme demektir. Ancak çalışma, na’nın dünyanın her yerinde ortaya çıkmasını açıklamak için kullanılan yakınsak evrim iddiasıyla çelişir. Diğer birçok ailede olduğu gibi, Proto-TNG’deki 1. tekil şahıs biçimi na olarak yeniden yapılandırılmıştır. Bu biçimden ayrılma, TNG içindeki bireysel aileleri büyük bir başarıyla tanımlamak için kullanılır. O hâlde bu biçimin Avrasya, Amerika kıtaları, Avustralya ve Afrika’daki proto-biçimlerle benzerliğini yakınsak evrimle mi açıklayacağız? (Özellikle de zamirin adaya Avrasya yönünden geldiği düşünüldüğünde.)
Ross’un hakkını teslim etmek gerekirse, Çadcada (Afroasya dil ailesinin bir kolu) ve Algonkin dillerinde ( Algik Amerind dilleri’nin bir kolu) aynı zamir kümesinin bulunduğunun farkındadır. Zamirlerin dilleri gruplandırmak için kullanılmasını, yakınsama ile ayrışma arasındaki bilmeceyi de kapsayacak şekilde gerekçelendirmeye 11 sayfa ayırır. Bu soruyu yanıtlamak için başka bir dilbilimci olan Lyle Campbell’a başvurur:
Campbell’ın bu soruya verdiği yanıt—ve bence haklıdır—her bloğun bir dil ailesi olduğu, ancak üç bloğun [TNG, Algonkin, Çadca] dünya üzerindeki dağılımının rastlantının ürünü olduğudur.
Fakat 44 dil ailesinden oluşan daha geniş kümede rastlantının gerektirdiği imkânsız olasılıkları hatırlayın. Yazar, rastlantının ne kadar şeyi açıklaması gerektiğinin farkında değildir. Farklı bir bakış açısı elde etmek için, bizzat Merrit Ruhlen’den uzun bir alıntı yapmak yerinde olacaktır3:
Bazı dilbilimciler, elbette, diğer dil ailelerinin çoğu kez ilgilendikleri ailedeki köklere benzeyen köklere sahip olduğunun farkında bile değildir; Dixon için durumun böyle olduğundan kuşkulanıyorum. Bununla birlikte, başka dilbilimciler bu tür köklerin farkındadır, ancak onları görmezden gelmeyi seçer. Greenberg’in (1987) Amerind filumunu desteklemek üzere sunduğu en güçlü kanıtlardan biri, on bir dalın tümünde birinci tekil kişi için n ve ikinci tekil kişi için m bulunmasıydı. 12. bölümde belirtildiği üzere, birinci ve ikinci kişi zamirlerinin zaman içinde en istikrarlı anlamlar arasında olduğu bilinmektedir. Dolgopolsky (1964), birinci kişi zamirinin en istikrarlı öge olduğunu, ikinci kişi zamirinin ise istikrar bakımından üçüncü sırada yer aldığını (2 sayısından sonra) ortaya koymuştur. Başlangıçtaki burun ünsüzlerinin en istikrarlı sesler arasında olduğu da iyi bilinmektedir; istikrarlı seslerle istikrarlı anlamların bir araya gelmesi sonucunda, 12.000 yıl sonra bile bu zamirler Amerind filumunun her dalında korunmuştur. Greenberg, Kuzey ve Güney Amerika’da bu iki zamirin geniş dağılımını ilk fark eden kişinin kendisi olduğunu iddia etmemiştir. Swadesh (1954), Amerind’e (henüz bu ad verilmemişti) ilişkin ek kanıtlar içeren bir makalede bu dağılımın altını çizmiş; bir yıl sonra Greenberg, Swadesh’in makalesinden habersiz olarak aynı dağılımı keşfetmiştir. Greenberg şöyle gözlemler: “İki araştırmacının aynı temel gözlemi birbirinden bağımsız olarak yapmış olması, benim tanımladığım biçimiyle Amerind gruplandırmasına ilişkin sav açısından ilginç bir yan noktadır” (1987: 54).
Amerind araştırmacısı ve Greenberg’in başlıca eleştirmenlerinden biri olan Lyle Campbell ise meseleyi farklı görür: “Yaygın birinci kişi n ve daha az yaygın ikinci kişi m belirleyicileri. . . başından beri, sınıflandırma üzerinde kayda değer bir etkide bulunmaksızın tanınmıştır” (Campbell 1986: 488). Ne yazık ki Campbell haklıdır; ancak böylesine hayati bir kanıtın gözden kaçırılmış olması ya da daha kötüsü, küçümsenmiş olması gurur duyulacak bir şey değildir. Bir biyolog kendini beğenmiş bir tavırla ‘Sürekli sözünü ettiğiniz, omurgaya sahip olan şu hayvan grubu uzun zamandır tanınıyor ve ben bundan etkilenmedim’ deseydi, meslektaşları kıkırdar ve başka işlere geçerdi. Burada, özellikle bugün ortaya kondukları biçimiyle, biyoloji ile dilbilim arasındaki farkın ölçütlerinden birini belki de görüyoruz.
Dolayısıyla herkes, Amerika kıtalarındaki yüzlerce dil arasında ve dünya genelindeki birçok proto-dil arasında benzerlikler bulunduğu konusunda hemfikirdir. Karşı çıkanlar bunun yalnızca rastlantı olduğunu söylüyor4. Ancak işe hangi olasılıklarla başladığımızı hatırlayın: küresel ölçekte bunun rastlantı olması mümkün değildir!
Bu yalnızca benim görüşüm değil. Azınlıkta kalan, ancak sesini duyuran bazı dilbilimciler onlarca yıldır bu görüşü savunuyor. Örneğin, Proto-Dillerde Kişi Zamirlerinin Karşılaştırılması Üzerine Yeniden başlıklı çalışmada ortaya konan çok daha kapsamlı savı ele alalım:
“Farklı ailelere mensup diller arasındaki zamir karşılaştırmasında ‘rastlantısal benzerliğin’ önemli bir rol oynayabileceğini iddia etmek yanlıştır. Çağdaş uzak mesafe karşılaştırmacıları tarafından genetik olarak akraba olduğu düşünülmeyen diller arasındaki paradigma örüntülerinde kesinlikle hiçbir rastlantı yoktur.”
Bu ilişkilerin varlığı konusunda dilbilim camiasının genelini ikna etmekte neden bu kadar başarısız oldular? Birçok bağımsız araştırmacı tarafından toplanmış ikna edici verilere sahipler. Haddimi aşmıyorsam, bunun nedeni söz konusu verilerin, Kişi Zamirleri Nereden Gelir? başlıklı makalenin gösterdiği üzere, dilbilimcileri iki ateş arasında bırakması olabilir. Makale, zamirlerin “mensup oldukları dil ailesi ne olursa olsun neden büyük ölçüde bir avuç kök ünsüze doğru yakınsadığını, buna karşılık son 10 ila 15 bin yılda neden çok azının yenilik olarak ortaya çıkmış göründüğünü” açıklamayı amaçlamaktadır.
Bu doğrultuda makale, proto-dillerin yaklaşık 15.000 yıl önce tekrar tekrar benzer zamirlere sahip olduğunu belirtir. Ancak Homo sapiens Afrika’dan tam teşekküllü bir dille ayrıldıysa, zamirlere sahip olması gerekirdi. Dolayısıyla makale açıklamanın köklerini 50–100 bin yıl öncesine dayandırır. Bu da dilbilimcilerden, eş kökenli biçimlerin 15 bin yıl değil, 100 bin yıl boyunca korunmuş olduğuna inanmalarını ister. Yazı 3.000 yıldır var; dolayısıyla dilin ne kadar hızlı değişebildiğini biliyoruz. Yalnızca 1.000 yıl önce yazılmış Beowulf’u okumayı deneyin. Dilbilimcilerin 8.000 yıldan daha geriye götürüldüğü öne sürülen genetik ilişkiler konusunda son derece kuşkucu olmaları için iyi bir neden vardır.
Bu tavan esnetilebilir, ancak aşılamaz. Afroasya dili, evrensel olarak bir dil ailesi kabul edilir ve yaşının 10–18 bin yıl olduğu tahmin edilmektedir. Üstelik bütün sözcükler içinde zamirlerin en dayanıklı olanlar olduğu kabul edilir. Belki 8.000 yıldan biraz daha uzun süre varlıklarını sürdürebilirler; en azından Afroasya dilinin çağına kadar. Yine de zamirlerdeki eş kökenli biçimlerin 100 bin yıl boyunca, Homo sapiens’in yalnızca Afrika’da yaşadığı döneme kadar hayatta kalabildiğine inanmak aklı zorlar. Dil böyle işlemez. Dolayısıyla bir dilbilimci bu benzerliklerin kökenini açıklamak için ya insanların Afrika’dan zamirleri olmadan ayrıldığını öne sürmeli ya da dilbilimin en temel kurallarını reddetmelidir. Şaşırtıcı olmayan biçimde, bu makaleler pek ilgi görmüyor5.
Avustralya#
Bunun Papua Yeni Gine’de (ya da dil ailelerine göre sayarsanız 60 ayrı örnekte, dilleri sayarsanız 1000 ayrı örnekte) bir defaya mahsus bir durum olduğunu düşünmeyin diye, Avustralya’da da benzer gizemler bulunmaktadır. 2020 tarihli bir kitap bölümünden, Avustralya kıtasında zaman, çeşitlenme ve yayılma: Dil tarihöncesinin üç bilmecesi başlıklı çalışmadan yararlanacağız.
İnsanlar Avustralya’ya ilk olarak yaklaşık 50.000 yıl önce, PNG ile aynı dönemde ulaştı. Aslında kara kütlelerinde insanlık tarihinin %85’i boyunca bu iki bölge, Sahul olarak birleşik durumdaydı. Deniz seviyelerinin yükselmesiyle, yaklaşık 8.000 yıl öncesine kadar birbirlerinden ayrılmadılar. Aşağıda haritalandırılmış 27 dil ailesi bulunmaktadır. Ailelerden biri olan Pama-Nyungan’ın kara kütlesinin 7/8’ini kapladığını, diğer bütün dil ailelerinin ise Kuzey’de kümelendiğini göreceksiniz. Bu, kadim bir dil ailesi için merak uyandırıcı bir dağılımdır.

Beklediğimiz üzere, bu dil ailelerindeki 1sg, aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi na’nın bir çeşitlemesidir (bir kez daha, na lehine puanı yükseltmek için çok sayıda proto-biçim bulabiliriz):

Makalenin ele aldığı üç bilmece şunlardır:
- Zaman: Avustralya’daki dil aileleri, topluluklar 50.000 yıl önce birbirlerinden ayrılmış olsaydı, ortaya çıkmaması gereken benzerlikler taşımaktadır.
- Çeşitlenme: PNG ile karşılaştırıldığında Avustralya dillerinde fazla çeşitlilik yoktur (yalnızca zamirlerde değil, dilbilgisi ve sesbirimlerde de). Aynı kara kütlesinin varlıklarının %85’i boyunca parçası olmuş olmaları düşünüldüğünde bu tuhaftır. Dahası, Avustralya dilleri PNG’dekilere hiç benzemez (zamirler hariç); oysa bu iki bölge bunca zaman boyunca komşu olmuştur. Nasıl olur da bu kadar hızlı ayrışmışlardır?
- Yayılma: Pama-Nyungan’ın Avustralya’nın tamamına yayılmasına ne sebep olmuştur?
Zaman sorununa ilişkin olarak yazar bir çıkış yolu sunar: Avustralya dilleri diğer dillerden çok daha yavaş değişiyor olabilir. Bu açıklama pek tatmin edici değildir; çünkü dilbilim yasalarının bu seyrek havada neden geçerli olmadıkları açık değildir. Pama-Nyungan’ın yayılması bunu açıkça ortaya koyduğuna göre, Aborijinlerin durağanlık içinde yaşadığı söylenemez. Ayrıca Avustralya zamirlerinin dünyanın başka bölgelerindeki na varyantlarıyla genetik olarak akraba olduğu kabul edilirse, zamirlerin her iki yerde de aynı süre boyunca varlığını korumuş olması gerekir; Avustralya benzersiz olamaz.
Yayılma sorusuna ilişkin olarak Nature’da yararlı bir makale yayımlanmıştır: Pama–Nyungan dillerinin Avustralya’daki kökeni ve yayılması. Özeti şöyledir:
Dünyanın en büyük avcı-toplayıcı dil ailesi olan Pama–Nyungan’ın Avustralya kıtasına nasıl egemen olduğu hâlâ bir sırdır. Bazıları, toplumsal veya teknolojik avantajların Orta Holosen sırasında Körfez Ovaları bölgesinden başlayarak dillerin hızla yer değiştirmesini sağladığını ileri sürer. Diğerleri ise son buzul çağından sonra yaşanan iklim değişiklikleriyle bağlantılı sığınak bölgelerinden veya daha tartışmalı bir biçimde, Avustralya’nın ilk kolonizasyonu sırasında gerçekleşen yayılmalar önermiştir. Burada, ailenin Avustralya boyunca yayılmasını açıkça modellemek ve bu köken senaryoları arasında sınama yapmak amacıyla 306 Pama–Nyungan dilinden temel söz varlığı verilerini Bayesçi filocoğrafya yöntemleriyle birleştiriyoruz. Pama–Nyungan’ın kökeninin Orta Holosen sırasında Körfez Ovaları bölgesinde bulunduğuna dair güçlü ve sağlam bir destek tespit ediyoruz [6.000 BP]; bu da Pama–Nyungan dışındaki dillerin hızla yer değiştirdiğini ima ediyor. Arkeolojik kayıtlardaki eşzamanlı değişimler ve Holosen’deki nüfus genişlemesine ilişkin güçlü genetik kanıtların bulunmaması, Pama–Nyungan dillerinin, muhtemelen mevcut avcı-toplayıcı grupların bünyeye katılmasını ve asimilasyonunu kolaylaştıran, genişleyen bir kültürel yenilikler paketinin parçası olarak taşındığını düşündürmektedir.
Avustralya’nın başlıca dil ailesinin kendi topraklarını ne zaman oluşturduğunu tahmin etmeniz istenseydi hangi zamanı söylerdiniz? Toprakların 7/8’ini kaplayan dil ailesinin yalnızca yaklaşık 6.000 yıl önce yayılmış olması ve bunun kültürel yeniliklerin sonucu olduğuna inanılması olağanüstü. Diğer kültürlerde bulunmayan neye sahiptiler? Bir tez, başlangıç ritüelleri ile kaya sanatının Pama-Nyungan yayılmasına katkıda bulunduğunu ileri sürüyor6. Dikkate değer biçimde, bu dönem Gökkuşağı Yılanı’nın kökenleriyle örtüşüyor. Arnhem Toprakları kaya sanatı ve sözlü tarihindeki Gökkuşağı Yılanı’nın doğuşu başlıklı yazıda açıklandığı üzere: “Gökkuşağı Yılanı, en az 4.000–6.000 yıldır insan varoluşunun doğasını tanımlamak için kullanılmıştır.” (Bu mitlere ilişkin örnekler için mit wiki’sine bakınız.) Ayrıca 10 bin yıl öncesine tarihlenen aykırı bir Gökkuşağı Yılanı örneğini de tartışıyorlar.
Gelecek bir yazıda, PNG’de ve Avustralya’da eşlik eden na arkeolojik değişiklikleri daha derinlemesine inceleyeceğim. Şimdiye dek dilbilimsel ve arkeolojik olgular, Bilinç Yılan Kültü’yle oldukça iyi örtüşüyor. Özfarkındalık (ve dolayısıyla zamirler), yılan zehrini içeren ritüeller aracılığıyla yayılmış olabilir. Önce Avrasya yönünden PNG’ye. Ardından PNG yönünden Avustralya’ya. PNG ve Avustralya dillerinin birbirinden bu kadar farklı olmasının nedeni budur; çünkü en dinamik evreleri ayrılmalarından sonra gerçekleşmiştir. Pama-Nyungan’ın Avustralya’yı kasıp kavurabilmesinin nedeni de budur; çünkü kültürel olarak bünyelerine kattıkları insanlar özfarkında değildi. Avustralya’daki bütün dil ailelerinin, PNG ve diğer birçok dille paylaştıkları benzer zamir biçimlerine sahip olmasının nedeni de budur.
Bu tek açıklama değil; ancak bir şeylerin açıklanması gerekiyor ve bu görüş, Bilinç Yılan Kültü’nün Holosen’i başlatmış olması durumunda bekleyeceğiniz tabloya oldukça benziyor. Bu bakış açısı, bir dilbilimcinin dilin kökenlerine ilişkin büyük teorisiyle şaşırtıcı derecede iyi bir ortaklık kuruyor.
Yazı hoşunuza gidiyorsa lütfen paylaşın. Özgün makaleyi paylaşın.
Babel’den Önce#
Morris Swadesh, 1933’te Yale’de dilbilim alanında doktorasını aldı. Sonraki on yılın büyük bölümünü Amerika Yerlilerinin dilleri üzerine saha çalışmaları yaparak geçirdi. Kızıl Korku sırasında komünist sempatizanlığıyla suçlandı (aslında, parti üyelik kartını taşıyordu) ve Amerikan üniversitelerinde kara listeye alındı.
İnandığı şeylerin arkasında duran ve tartışmalara aşina biriydi. Ölümünden hemen önce7, teorisini ortaya koyduğu The Origin and Diversification of Language adlı eserini tamamladı. Aşağıda, Buzul Çağı sırasındaki akrabalık ilişkilerinin zamansal-coğrafi bir taslağı yer alıyor:

Swadesh, dilin Proto-Bask-Denece ile başladığına ve oradan dünyanın geri kalanına yayıldığına inanıyordu. Dikkatli okur, bunun Afrika’ya yerleştirilmediğini fark edecektir; çünkü Swadesh, Afrika’dan Çıkış teorisinin kabulünden önce yaşamıştı. Genetik hakkında bugün bildiklerimizin çok daha az olduğu bir dönemde, dil örüntülerinin nasıl göründüğünden yola çıkıyordu.
Peki, Bask-Denece nedir? Bu, uç noktalarında bulunan dillerin adını taşıyan iddialı bir öneridir: günümüz İspanya’sında bir dil izolatı olan Baskça ve Amerika Yerlileri arasında, günümüz Meksika’sına kadar uzanan geniş bir alanda konuşulan Na-Dene. Bu topluluğa Kafkas dilleri, Buruşaski, Çin-Tibet dilleri, Yenisey dilleri, Salish dilleri, Algik dilleri ve Sümerce de dahildir. Günümüzdeki yayılım alanları aşağıda gösterilmiştir (soyu tükenmiş Sümerliler için bir gözyaşı dökün).

Coğrafi açıdan bakıldığında, bu dillerin akraba olma ihtimali yok gibidir. Ancak birçok önemli dilbilimci bu görüşü savunuyor8. Diğer birçok aile gibi, bu aileyi de beklenen biçimlerdeki zamirler bir arada tutuyor:

Canlı ve Cansız (iki cinsiyet)#
İnsanların özfarkında hâle geldikten sonra yüzleşmek zorunda kalacakları ilk meselelerden biri faillik olmalıydı. (İyiyi ve kötüyü bilerek tanrılar gibi olmak zordur.) Bir işe tamamen kapıldığınız anları düşünün. Bu, neredeyse hiç farkında olmadan, otomatik pilotta işe araba sürmek kadar sıradan bir şey olabilir. Ya da spor yapıyor veya bir enstrüman çalıyorsanız, tamamen ana kapıldığınız akış hâlleri söz konusu olabilir. “Benlik” bedenden ayrı bir zihin meydana getirmeden önce, tüm varoluş böyle olmalıydı. Benlik ortaya çıktığında, dilbilgisinin faillik kavramını yansıtması mantıklıdır.
Birçok dilde isimler eril veya dişil olarak sınıflandırılır. Örneğin İspanyolcada mesa (masa) dişildir. Bask-Denece içindeki bazı diller canlı-cansız cinsiyet sistemlerinden yararlanır. Bu sistem, cinsiyet yerine isimleri (veya fiilleri) canlı olup olmadıklarına göre sınıflandırır. Örneğin Baskçada “koşmak” fiili canlıdır; ancak “tökezlemek” fiili canlı değildir, çünkü bunu gerçekleştirmek faillik gerektirmez9. Bu, kişinin kendi failliğini yansıtır; ancak Zihin Kuramı’na da sahibiz ve bunu başkalarına yansıtırız. Bazı isimler canlılığa göre cinsiyetlendirilir10; örneğin Sümerce ile Kafkas ve Algik dil ailelerindeki dillerde olduğu gibi. Dolayısıyla bir kaya, bir aslandan farklı biçimde sınıflandırılır. Dilbilgisi, Zihin Kuramı’nın bir nesne için kullanılıp kullanılmadığına bağlıdır.
Bu nokta, Proto-Bask-Denece’nin ilk tam dil olduğu yönündeki iddiaya (Swadesh’in ortaya attığı üzere) kanıt olarak o kadar güçlü değildir. Tüm insanlar faildir ve istemenin bazı dillerde dilbilgiselleştirilmiş olması, o insanların ilk önce fail oldukları anlamına gelmez. Bu noktayı, değişimin 15.000 ya da 150.000 yıl önce gerçekleşmiş olmasından bağımsız olarak, özfarkındalıkla birlikte dilin nasıl değişeceği üzerine düşünmenin ilginç bir alıştırma olması nedeniyle dâhil ediyorum. Tamamen yeni dilbilgileri söz konusudur. Homo sapiens akıllı hâle geldiğinde, bunun dil ekosistemine bir meteor gibi çarpması gerekirdi. Bu 15.000 ya da 30.000 yıl önce gerçekleştiyse, dalgaların etkisi Swadesh’in yeniden kuruluşuna benzer bir görünüm sergilerdi.
Akıllı İnsan Paradoksu#
Akıllı İnsan Paradoksu, bütünüyle insana özgü davranışların yaklaşık 12.000 yıl öncesine kadar bölgesel kalırken, bu noktadan sonra dünya genelinde ortaya çıkmış görünmesini sorar. Asıl makale değişimin kapsamı konusunda biraz daha ihtiyatlıdır. Günümüzde temel kabul ettiğimiz iki yakın dönem davranışını ele alır: içkin değer (örneğin altın gibi bir şeye değer atfetmek) ve kutsalın gücü (örneğin bir nesneye ruhsal güçler atfetmek). Ancak bu, akıllılığa tam olarak ulaşmaz; tam anlamıyla insanların para ve din olmadan idare ettiğini hayal etmek mümkündür (en azından John Lennon bunu yapabilir).
Zamirlerle ilgili amacım, özfarkındalığı listeye eklemektir. Gözlemleri yalnızca Sahul ile sınırlasak bile, na’nın Holosen sırasında Papua Yeni Gine ve Avustralya’ya yayılabilmiş olması bir bilmecedir. Daha genel olarak na, şu kadar uzak dil ailelerinde proto-1sg’dir: Çin-Tibet, And dilleri, Khoisan, Nijer-Kongo ve Avustralya dilleri. İnsanların zamirlerle ve bir iç yaşamla birlikte Afrika’dan ayrılmış olması durumunda bekleyeceğiniz şey bu değildir. Bir dilbilimci, Basque-Dennean’ı (proto-biçim: ni) Avrasya’daki ilk dil olarak bile konumlandırmıştır. Üstelik bu tür teoriler geçmişe ait değildir. 2021 gibi yakın bir tarihte bir dilbilimci, tam gramatik dilin ancak 20.000 yıl önce ortaya çıktığını savunmuştur11.
Şimdi, Papua Yeni Gine veya Avustralya sakinlerinin na’nın ortaya çıkışından önce zamirlere sahip olmadıkları kesin değildir. Fakat durum buysa, bu yerli zamirlerin yerini değiştirmede neden bu kadar etkili olmuştur? Ve Sapient Paradoksu’nda savunulduğu üzere, kültür daha önce neden bu kadar yoksuldu?
Ya da belki na, Afrika’dan Çıkış olayından önce mevcuttu. Öyleyse bugün neden bu kadar iyi korunmuştur? Dilbilimciler neden Papua Yeni Gine’ye 10.000 yıl önce girdiğini, ilk insanlarla birlikte gelmediğini düşünüyor? Eğer ondan önce 50.000 yıl boyunca bozulmamış hâliyle var olmuşsa, son 10.000 yılda bile proto-biçimden farklılaşmasını neden görüyoruz? Bu, neredeyse 10.000 yıl önce dünyayı değiştiren bir psikolojik kırılma varsaymayı gerektiriyor gibi görünüyor. Belki buna Sapient Paradoksu denebilir?
İki Kamaralı Zihnin Çöküşü#
Julian Jaynes, bilincin yakın zamanda ortaya çıktığını ve memetik olarak yayıldığını öne süren belki de tek bilim insanıdır. The Origin of Consciousness in the Breakdown of the Bicameral Mind, insanlar bilinçli olmadan önce iki “kamaralı” bir zihne sahip olduklarını öne sürer: Beynin bir yarısı eylem planları üretirdi. Bunlar işitsel halüsinasyonlar olarak, onları uygulayacak olan diğer yarıya iletilirdi. İnsanların düşünüp taşınabileceği bir iç mekân yoktu. O zamanki insanlar, “ne yaptıklarını bilmeyen soylu otomatlar”dı.
“Analog Ben” ve iki kamaralı zihnin çöküşü aracılığıyla iç dünyanın keşfi hakkında uzun uzadıya yazar. Bunun yalnızca 3.200 yıl önce Yakın Doğu’da gerçekleştiğini söylemiştir. Kitabına 5.000 kez atıf yapılmıştır, fakat görebildiğim kadarıyla ne Jaynes ne de başka biri 1sg’nin ne kadar eski olduğunu sormuştur. Aslında Jaynes, dilin evrimi için bütünlüklü bir teori ortaya koymuştur12. Zamirlerden “Diğer Gelişmeler” bölümünde yalnızca geçerken bir kez söz edilir:
Sözcük türlerinin diğer kısımlarına gelince, isimlerle gereksiz bir yinelenme oluşturan zamirler çok geç gelişecek ve hatta bazı eski dillerde, yoğunluk temelinde ilk kez farklılaşan fiil sonlarının pek ötesine geçemeyecektir.
İsimlerle gereksiz bir yinelenme! Oysa zamirler birçok dil ailesinin omurgasıdır. Hâlen etkin olan Julian Jaynes derneğine, Jaynes’in tarihinden önce zamirlerin kanıtlanmış olmasını nasıl açıkladıklarını sordum. Jaynes’in öğrencilerinden biri olan yönetici, J-bilincinin zamirleri etkilemediğini söyledi. Aynı soru on yıl önce forumlarında sorulmuştu ve verilen tek doğrudan yanıt şuydu: “Kadim insanların ‘Ben’i kullandığını nereden biliyorsun?”
Şimdi, bilincin kökeninin zihin-beden sorununu göstermek için kullandığımız sözcükleri (“Düşünüyorum, öyleyse varım”) değiştirmeyeceğine inanıyorsanız, bu sizin bileceğiniz iştir13. Fakat zamirleri ciddiye alırsanız, na’nın birçok yerde ortaya çıkışı, arkeologların Sapient Paradoksu adını verdiği olguyla örtüşür. Bu, bilgeliliğin memetik yayılımına ilişkin bir teori açısından çok iyi bir işarettir.
J-bilinci pek bir şey yapıyor gibi görünmüyor. Jaynes, yazının bilinç olmadan icat edildiğini ve piramitlerin bilinç olmadan inşa edildiğini öne sürer. Zamirlere dokunmadığı gibi, başka alanları şaşkına çeviren herhangi bir Paradoks veya Devrimle de örtüşmez. Bir başka sorun, kendini keşfetme mekanizması sunmamasıdır. İnsanlar bu kadar uzun süre bilinçsiz işlev görmüşse, bu değişime ne yol açmış olabilir? Jaynes’e göre bunun nedeni yalnızca Bronz Çağı’nda Yakın Doğu’daki yaşamın daha karmaşık hâle gelmesiydi. İnsanlar, kafalarındaki tanrısal buyrukların komşu kentlerdekilerden farklı olduğunu fark ettiler. “Analog Ben”, bu sezginin enkazından yükseldi. Peki, bu Avustralya’ya nasıl yayıldı? Papua Yeni Gine ve Avustralya’ya (ya da en azından bu bölgelerde) — ayrıca Amerika kıtalarına, Afrika’ya ve Okyanusya’ya — yayılan aynı zamirler dizisine işaret edebilirim. Bütün bu yerlerde yılan tapımına, yılanların yaratılış ve bilgiyle ilişkisine ve zehirlerinin psikedelik olarak etkili oluşuna da işaret edebilirim. Yılanlar işin içinde olmasa bile, iki kamaralı zihnin çöküşünün dünya çapında ritüellerin konusu ve yaratılış mitlerinin teması olmamış olabileceğini düşünmek aklı zorlar.
Jaynes’inkine benzer bir fikrim vardı: Ya özfarkındalık bir kavrayışsa? Farklı yaklaşımlarımızın, bence, mühendislik zihniyetinin güçlü yanlarını öne çıkardığını düşünüyorum. Felsefe yaparak bu kadar uzun zaman harcamadım (gerçi bu, şimdiye kadarki bir eksiklik olarak sayılabilir). Bunun yerine özfarkındalığa neyin yol açabileceğini ve geçişin geride ne tür kanıtlar bırakacağını sordum. Jaynes ise insanlardan bilincin tarihsel dönem sırasında ortaya çıktığına, fakat artık unutulduğuna ve yalnızca Yunan destanlarındaki dilsel kırışıklıklar aracılığıyla saptanabildiğine inanmalarını istiyor.
Bu, artık geride kalmış bir fikirle boş yere alay etmek değildir. Eric Hoel, Substack’te Intrinsic Perspective’i yazıyor. Daha önce Columbia ve Princeton’da sinirbilim ve bilinç üzerine çalışmış, Tufts’ta yardımcı doçentlik yapmıştır. İnsanların dedikodu yapma eğiliminin Sapient Paradoksu’nu açıklayabileceğini savunan bir makaleyle 2022 ACX Kitap İncelemesi Yarışması’nı kazandı. Bu yaz, başka şeylerin yanı sıra Jaynes’in Origin of Consciousness’ını güncellemeyi vadeden yeni kitabı The World Behind the World yayımlanacak. Jaynes, ciddi insanlar tarafından hâlâ ciddiye alınıyor. Bilincin kökenlerine ilişkin genetik olmayan bir yanıt felsefi açıdan ikna edicidir. Ayrıca tarih, “analog Ben”in ve bilgeliğin diğer donanımlarının ilk kez kanıtlandığı zamana çekildiği sürece verilerle uyuşur.
Özfarkındalığın 3.200 yıl önce ortaya çıkması gizemler yaratır. Onsuz bu kadar çok şeyi başarabiliyorsak bilinç nedir? Nasıl yayıldı? Yaklaşık 15.000 yıl önce ortaya çıkması ise bu gizemleri çözer. Örneğin, gelecekte kendini hayal etmeyi, yani zihinsel zaman yolculuğunu özfarkındalığın gerektirdiği düşünülmektedir. Tarımın da gelecek için esnek bir biçimde plan yapmayı gerektirdiği kesindir. Tarım, Holosen’in başlarında Bereketli Hilal, Çin, Meksika ve Peru’da bağımsız olarak icat edilmiştir. Onlarca yıllık araştırmaya rağmen, dünyanın her yerinde aynı anda gerçekleşen bu geçiş büyük bir gizemdir. Aynı mantık, zihinsel olarak hayalî olana yolculuk etmeyi gerektiren ve Afrika’dan Çıkış’tan sonra ortaya çıkan sanat için de geçerlidir. Snake Cult her ikisini de açıklayabilir.
Avrasyatik’te Aşırı Korunmuş Sözcükler#
Dilbilimsel tartışmayı anlamak için, Avrasya’daki yedi dil ailesi arasında eş kökenli sözcükler bulmaya çalışan son bir makaleyi incelemekte yarar var. Aşağıda gösterilen bu ailelerin Basque-Dennean ile hiçbir örtüşmesi yoktur.

Bu noktada okurların zamirlerin en üst sıralara çıkmasını bekleyeceğini umuyorum. “Thou” ve “I” sözcüklerinin sırasıyla 7/7 ve 6/7 ailede eş kökenli oldukları bulunmuştur. Bu makale WaPo et al tarafından yayımlandı; bu da geçmişin çok derinlerine bakmaya çalışan herhangi bir projeyi engellemek isteyen dilbilimcilerin öfkesini çekti. Bir dilbilimci yanıtında bütün projeyi “ateşte yüzler” görmeye yönelik istatistiksel bir yöntem olarak nitelendirdi. Olağan 8.000 yıllık sınırla ilgili şikâyetlerin yanı sıra, Avrasyatik’in öne sürdüğü tetikleyici olaydan, yani Buzul Çağı’nın sona ermesinden de memnun değildir.
Avrasyatik’in olağan şüpheliyle, yani buzulların geri çekilmesiyle sözde “uyumu”, yalnızca (onların) kronolojisindedir. Bu, Avrasyatik’in neden var olması gerektiğini hiç açıklamaz. Değişen iklim neden tek bir anayurttan çıkan tek bir dil soyunun Avrasya’ya hâkim olmasını desteklemiş olsun? Neden kıta boyunca birden çok, bağımsız grubun genel bir ilerlemesini desteklememiş olsun?
Bence mesele buzdan çok bilincin keşfedilmesiydi.
Özet#
- Özfarkındalık yakın zamanda ortaya çıktıysa, yayılımını 1sg’nin yayılımını izleyerek takip edebiliriz.
- 1sg’de, yalnızca rastlantı, yakınsak evrim veya difüzyonla açıklanabilecek çarpıcı küresel benzerlikler vardır.
- Rastlantı istatistiksel olarak imkânsızdır.
- Dil ailelerinde ortak proto-biçimlerden ıraksama gözlemleriz; yakınsama değil. Ayrıca, bu düzeydeki benzerliği açıklamak için yakınsamanın gücünün makul olmayan ölçüde yüksek olması gerekirdi.
- Geriye difüzyon kalıyor; ancak proto-biçimlerin geçmişte >50 bin yıl öncesine dayanıyor olduğuna inanmak zor. Dil bu süre içinde fazlasıyla değişir.
- Proto-Sapiens’le ilgilenen dilbilimciler (tartışmalı bir araştırma alanı), zamirlerdeki küresel benzerlikleri kabul ediyor. Belirli bölgeler üzerinde çalışan ana akım dilbilimciler de bu benzerlikleri (en azından kendi bölgelerinde) kabul ediyorlar; ancak sonuçlarıyla ilgilenmekten genellikle kaçınıyorlar.
- Sapient Paradoksu’yla uyumlu olarak, na’nın ortaya çıkışı Papua Yeni Gine ve Avustralya’daki dinsel, sanatsal ve teknolojik dönüşümle çakışıyor.
- Bütün bunlar, öz-farkındalığın kabaca Holosen döneminde yayıldığı fikrini destekleme eğilimindedir.
- Jaynes’in çalışmasını ikna edici bulanlar zamirleri izlemelidir.
Ben bir dilbilimci ya da arkeolog değilim. Neyse ki, bunların çoğunu kendileri açıkça ifade etmiş durumda. Bir alanın, yalnızca çözebildikleri şeyler hakkında yazmak yerine bilmeceler üzerine makaleler yazması çok şey anlatır. Eğlence açısından, büyük teorilere veya bilimsel kavgalarına bu kadar açık pek fazla alan yoktur; bu araştırma sırasında daha az bilinen birkaç alanı öğrenmek büyük bir zevk oldu. Şimdiye kadarki katkılarım şunlar:
Öz-farkındalık yakın zamanda ortaya çıktıysa, en az 12.000 yıl boyunca varlığını sürdürebilen yaratılış mitlerindeki betimlemelerden bu geçişi anlayabilmemiz gerektiğine dair epistemik bir argüman.
Buradan hareketle, yılanların yaratılış mitlerindeki yaygınlığının Jungçu veya evrimsel-psikolojik bir arketipten değil, difüzyondan kaynaklandığını ileri sürüyorum. Zehirleri bu süreçte etkin bir bileşendi.
İlksel zamir postulası: öz-farkındalığa sahip olduğumuz sürece zamirlere de sahibiz.
- Bunun sonucu: 1sg’nin yayılımını izleyerek bilincin izini sürebiliriz.
Umudum, zamirlerin Yılan Kültü’nün sağlam temellere sahip olduğunu gösterebilmesidir. Bu, en az iki büyük teori için bir mekanizma sağlar: Jaynes ve iki bölmeli zihin ile Swadesh’in dilin kökeninin Bask-Deneen olduğu görüşü. Jaynes psikolojiyi bilinçli olarak genetikten ayırdı. Swadesh açısından ise bu, sonraki bilim insanlarının Afrika’daki genetik köklerimiz hakkında daha fazla şey keşfetmesiyle gerçekleşti.
Genetik açıdan bakıldığında, insan soy ağacında derin çatallanma noktaları vardır. Khoisan soyu 100–150 bin yıl önce ayrıldı. O hâlde onların 1sg’sinin Baskların, İnkaların, Çin-Tibet halklarının, Kafkasyalıların, Çadlıların ve Avustronezya halklarının 1sg’sine benzemesi dikkat çekicidir.
Dilbilimciler, yöntemlerinin geçmişte yalnızca yaklaşık 8.000 yıla (~8.000 yıl) kadar uzanabildiği eğitimiyle yetiştirilir. Buna rağmen, bu uygulamada tutarsızlıklar vardır. Afro-Asyatik kabul edilir; oysa önerilen Avrasyatik kadar eskidir (dilbilimciler Avrasyatik karşısında homurdanır). Avustralya dil ailesi, bazı görüşlere göre 50.000 yaşındadır. Yine de yaklaşık 10.000 yıl geriye, proto-zamirlere baktığımızda, dilbilimciler dünyanın dört bir yanındaki dillerin yalnızca birkaç biçime yakınsadığını bulmuştur. Bu nasıl açıklanabilir?
Bir grup dilbilimci, bu zamirlerin Proto-Sapiens’in, ilk dilin yankıları olduğunu ileri sürüyor. Bu grubun biyolojik evrimi inceleyenlerle pek ortak noktası yoktur. Bu nedenle, genellikle temel biyolojik yapılanmamızın insanlar Afrika’dan ayrıldığından beri değişmediğini varsayarlar. Bu da en az 50.000 yıl boyunca varlığını korumuş küresel eş kökenlilerin varlığını gerektirir.
Bu görüşü savunmak bir akademisyen için imrenilecek bir konum değildir. Herkesin 15.000 yıl önce akraba olduğuna inanılan Amerind’de genetik ilişkiler önerildiğinde bile yoğun bir itirazla karşılaşılır. Öyleyse küresel zamir benzerlikleriyle ne yapılmalı? Bir dilbilimcinin çatışmayı, zamirlerin (veya gramerin ya da başka herhangi bir temel unsurun) insanlar Afrika’dan ayrıldıktan sonra icat edildiğini söyleyerek çözmeye çalıştığını düşünün.
Benim konumum farklı. Bu araştırma, Yılan Kültü’nü ve Bilincin Havva Teorisi’ni yanlışlamayı amaçlıyordu. Öz-farkındalık yakın zamanda ortaya çıktıysa, “ben”in de yakın zamanda ortaya çıkmış olması gerektiğini ve bunun oldukça kolay biçimde sınanabileceğini düşündüm. 1sg sözcüklerinin dağılımı rastlantısal olmalıydı; böylece mesele kapanmış olacaktı. Bunun yerine, düzinelerce dil ailesinin benzer zamir biçimleri kullandığını ve dilbilimcilerin bu bilmeceyi onlarca yıldır tartıştığını gördüm. Dahası, Gökkuşağı Yılanı’nın ortaya çıkışı, Pama-Nyungan’ın Avustralya’nın tamamına genetik değil, memetik olarak yayılmasıyla örtüşüyor. İlginç, değil mi? Yaygın bir katliam olmadan bir dil ve yaratılış miti nasıl ortaya konur? Muazzam bir avantaj olmalıydı. Bu, yılanlara tapınmanın neden bu kadar yaygın olduğu sorusuna geri dönüyor. Bunun nedeni yılanlara yönelik içgüdüsel korkuysa, neden yılanlar bu kadar sık bilgi ve yaratılışla ilişkilendiriliyor?
Kesin kanıt olmamakla birlikte, zamirler Sapient Paradoksu’nun ne ölçüde ciddiye alınması gerektiğine dair teraziyi hareket ettiriyor. Bu paradoks aslında sapience’ı da içeriyor olabilir.

ŋ, thanks, anger, rung sözcüklerinde kullanılan ‘n’ sesidir. Şuna benzer: ng ↩︎
Dene-Yeniseian And Dene-Caucasian: Pronouns And Other Thoughts
“Dolayısıyla Kott dilinde 1. tekil kişi öznesini gösteren fiil sonu eki olarak işlev gördüğünde ŋ’dir (igejaŋ ‘doğuyorum’ örneğinde olduğu gibi); ancak Ket dilinde 1. tekil kişi öznesini gösteren fiil başı öneki olarak işlev gördüğünde b(a)’dır; ba-kissāl ‘geceyi geçiriyorum’ örneğinde olduğu gibi. Starostin, muhtemelen haklı olarak, burada asli biçimin ŋ olduğunu ve dilin sözcük başındaki sonorantlara karşı düşük toleransı nedeniyle bu biçimin Proto-Yeniseycede zaten m’ye, ardından da b-’ye dönüştüğünü varsayar.” ↩︎
On the origin of languages : studies in linguistic taxonomy (s. 270) ↩︎
Genetik olmayan diğer tek seçenek, insan dilinin 1sg’yi (veya buna benzer bir biçimi) olağanüstü bir düzenlilikle na’ya eşlediği yakınsak evrimdir. Papua Yeni Gine bunun böyle olmadığını gösteren kanıtlar sunar. Zamirler, belki mama ve papa dışında, diğer bütün sözcükler gibi ilk biçimlerinden uzaklaşır. Ross bunu anlamış ve bu nedenle iki başka bölgeyle olan benzerlikleri rastlantıyla açıklamıştır. Anladığım kadarıyla, diğer bölgesel uzmanlar kendi dillerindeki ıraksamayı görebildikleri için bu açıklamaya yönelme eğilimindedir. ↩︎
Where do personal pronouns come from? [Kişi zamirleri nereden gelir?] makalesinde tek bir atıf bulunur. Uzmanların yorumları, makalenin sorunu (zamirlerin tekrar tekrar çok benzer olması ve 10–15 bin yıl geriye gitmesi) betimlemekte iyi bir iş çıkardığını, ancak çözümü yerden yere vurduğunu söylüyor. ↩︎
Aslında kitap yalnızca büyük ölçüde tamamlanmıştı. Bu grafiği içeren son bölüm bitirilmemişti. ↩︎
Wikipedia’dan: “Dené-Kafkasçaya benzer sınıflandırmalar 20. yüzyılda Alfredo Trombetti, Edward Sapir, Robert Bleichsteiner, Karl Bouda, E. J. Furnée, René Lafon, Robert Shafer, Olivier Guy Tailleur, Morris Swadesh, Vladimir N. Toporov ve diğer bilim insanları tarafından öne sürülmüştür.” ↩︎
Meksika’da tesadüfen karşılaştığım ana dili Baskça olan bir dilbilimcinin bana açıkladığı üzere ↩︎
Simyacılar bu benzetmeyi Animus ve Anima eserinde bir adım daha ileri götürür. ↩︎
George Poulos, emekli dilbilim profesörü:
“Gösterge, insan dilinin Homo sapiens tarafından oldukça geç edinilmiş olduğudur. Bu çalışmada, bugün bildiğimiz biçimiyle dilin muhtemelen yaklaşık 20.000 yıl önce ortaya çıkmaya başladığı ileri sürülmektedir.”
Çalışma büyük ölçüde ses yolunun evrimi ile tıklamalı ve tıklamasız diller arasındaki karşılaştırmalı dilbilim üzerinedir. Poulos, gramerin Güney Afrika’da ortaya çıktığını (uzmanlık alanı budur) ve ya belgelenmemiş ek bir Afrika’dan Çıkış olayı yaşandığını ya da gramerin dünya genelinde birbirinden bağımsız olarak birçok kez icat edildiğini düşünüyor. Bana kalırsa teoride yeterince yılan yok. ↩︎
Görüşlerini en güçlü hâliyle savunacak olursak, “ben” basitçe eylemi gerçekleştiren birinci kişiye gönderme yapıyor olabilir; eylemi gerçekleştirenin zihnine değil. Bir mamut avladığımızı ve benim “mindvector bu tarafa git” dediğimi varsayalım. Bu, zihni içermek zorunda olmayan 1sg biçimine soyutlanmış olabilir. Kişi Zamirleri Nereden Gelir? eserinde ileri sürülen durum budur; burada mindvector (bir ad) yerine, eyleyenin sözcüğü başlangıçta “baba” veya “anne” gibi bir unvan olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla “Nana bu tarafa git” ifadesi sonunda dünya çapındaki dostumuz na’ya dönüşmüştür.
Bu durumda bile hem Descartes hem de Jaynes, “ben” sözcüğünü zihin-beden ayrımını iletmek bakımından yararlı bulur. Benim savım, öz-farkındalığa sahip olduğumuzda dilsel yararlılığın gerekli hâle geldiğidir. Başka diller 1sg’de zihin-beden ayrımını içermiyorsa, bu benim için ilginç olur ve İlksel Zamir Postulası aleyhinde kanıt oluşturur. ↩︎
